LAİKLİK 69

69

BÖYLE GELMİŞ DE BÖYLE Mİ GİDECEK SÜR GİT!

YOK MU GERÇEKLERİ SÖYLEYECEK BİR YİĞİT…

Gazetelerde, TV’lerde bir “sakal” davası sürüp gidiyor.

  1. yüzyılda hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz!

Hz. Muhammed, bunu önlemek için, “Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..” demiş.

Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kılla…rını toplattırır mıydı?

Dünyada yüzlerce “Sakal-ı Şerif” diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki “Kutsal Emanetler” diye saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler.

“Fatıma Anamız”ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı…

Peygamber’in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!..

Bunun gibi daha birçokları var… Bunları bir kitap halinde toplayan ilk Müze Müdürü Tahsin Öz’ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak, doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza…

Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü idi. Daha önce de -1944’ten beri- Müdür Yardımcısı ve Kitaplık Şefi olarak çalışıyordu müzede. Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan, “Kutsal Emanetler”i ziyaret etmek için randevu istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı olan bir günde randevuyu veriyor.

Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor “Kutsal Emanetler Salonu”na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor. Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara başlıyorlar ve sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar…

Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, “Hazır bütün din büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak istiyorum.” diyor ve sorusunu soruyor:

“Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed’in ağzından çıktığından bütün muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, ‘Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..’dır. Şimdi sizin hırka’ya ve diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadis’e karşı değil midir?”

Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ’ın sorusunun yanıtı olmuştur…

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum:

Böyle bir hadis’i biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz? Neden?

Muazzez İlmiye Çığ, (Mehmet Teceren iletisinden, 26.8.201, kendisine teşekkürler…)

+

Eklenen Bir İki Söz

Yazı eksiksiz, tastamam…

Tam yazıya ben ne yazsam…

Yine de bir iki söz etmeden duramam:

Kuran’ın ilk suresi Fatiha’da: “(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet eder yalnız senden yardım dileriz.” (K. 1/5) denir.

Bu sözleri söyleyen kimdir?

Bizimkiler, hırka,  sakal karşısında ağlar

Dua eder, gözyaşı döker.

Şefaat (yardım) bekler…

Akıl, sağduyu, kılavuz olmazsa,

Bilim,  teknoloji benimsenmezse

“Uydurulmuş şeylere inandıkça…”

Hırkadan, sakaldan medet umuldukça,

Muhtaç olursunuz o gavurlara (!)

Koşun koşun iftar çadırlarına,

Orada sizi bekliyor sıcak çorba…

Böyle gelmiş de böyle mi gidecek sür git!

Yok mu gerçekleri söyleyecek bir yiğit…

Av. Eren Bilge, 27.8.201

XXX

HACI OLMAK ZOR İŞ’İN DEVAMI…

68 HACI OLMAK ZOR İŞ!…

Arapların kayda değer iki gelir kaynakları daha var ; Hurma gelirleri ve kurban gelirleri… Türkiye, yılda 25 bin tonu bulan hurma ithalatına yılda 20 milyon dolar ödüyor.  Bu para Arabistan, İsrail, İran, Tunus ve Filistin’e gitmekte.  Büyük payı süfli Araplar alıyor!…

Hurma’nın hikmeti ise, hurma tüccarı olan kendisinden 20 yaş büyük ilk karısının işlerini arttırmak üzere fetvalarında “Hurma’nın vecibeleri!” üzerine ettiği laflardır.  Yani bir çeşit marketing (pazarlama) taktiği…

+ Arapların hac ve umre vesilesi ile kurban gelirleri yılda en az 500 milyon dolardır.  Bu yılda 3 milyon kurbana tekabül etmektedir.  Mekke’deki şeytan taşlama tesislerini ve oraya kısmen tüneller içinden giden yolları, Kabe-i Şerif’e şehrin altından geçilerek ulaşımı sağlayan tünelleri, (ve Suudi Arabistan’da daha bir çok yeri) bir zamanlar İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak görev yapmış olduğum STFA (Sezai Türkeş – Feyzi Akkaya) şirketi yapmıştır.

Görevim sırasında çölde kesilip çürümeye terk edilen kurban leşlerini inşaat makinelerimiz ile gömdürmek için STFA’ya yüklü paralar öderlerdi.  Sonradan, gelen tepkiler üzerine göstermelik buzhaneler açtılar. Bu kurbanların azami %10 kadarını Sudan, Etiyopya, Çad gibi bazı fakir Müslüman ülkelerine hibe etmeye, bazılarına da satmaya başladılar.

Gelelim, Kabe-i Şerif meselesine.  Yılda yaklaşık 10 milyon hacı Kabe-i Şerif’i tavaf etmektedir.  Kabe-i Şerif, evvelce pagan-putperest Arapların puta taptıkları taştan yapılmış bir ibadethane idi.  İçinde ise, taptıkları put olan Hacer-ül Esved bulunmakta idi.  Hacer-ül Esved denilen nesne bir meteor’dur, yani atmosferden dünyaya düşerken yanıp kor haline gelmiş bir göktaşıdır.  Geri zekalı Araplar gökten düşen bu taşı kutsal sayıp senelerce ona put olarak tapmışlardır.

Peki şimdi ne yapılıyor?

Ayni şey!…

+Yukarıda Arapların putlarla simgeleştirip taptıkları tanrılarından 3 tanesinin ismini vermiştim: Lat, Uzza ve Menat.  Şimdi sıkı durun, en az bunlar kadar meşhur üç putları daha vardı ki bunların ismi “Sin, Hubil ve Al-İlah’tı.  “Allah” isminin kaynağı “Al-İlah”tır!…

Son söz:  Süfli Arap kültürüne ve onunla doğrudan bağlantılı İslam dinine bulaştığı tarihten bu yana Türkler her alanda geri gitmeye başlamıştır.  Yüce Atatürk sayesinde laikliğe ve ilime doğru bir yönelme hareketi yaşamış olsak da bu, maalesef, uzun süreli olamamıştır.

Bu geri gidiş AKP’nin iktidarda olduğu son 14 yıl içerinde önemli ivme kazanmıştır!…

Aydın Uluçam, 19 Temmuz 2015

(Sayın Remzi İnanç’ın 25.8.2015 tarihli iletisi… Kendisine teşekkürler…)

LAİKLİK 68

68 HACI OLMAK ZOR İŞ!…

Misak’ı Millî sınırlarımızın yanı sıra  Dil’de ve Kültürde de sınır çizilmek istenmiş, toplumun aydınlanması akılcı bilimsel bir yapılanma kazanılması amaçlanmıştır. Ancak, içte ve dışta cumhuriyet karşıtları çıkarcılar, sömürücüler bu girişimleri baltalamaya çalışmışlardır.

“Kırk yıllık Kani, olur mu Yani…” diye bir deyim vardır. Bin yıllık inanç toplumuna kısa sürede akılcı düşünsel eleştirel bir yapılanma kazandırılması kolay değildi…  Yine de Atatürk”ün bu konularda attığı adımlar uygulamalar önlemler, toplumumuzun yapılanmasında etkin olmuş, aydınlık bir çehre kazandırmıştır.

Okuyacağımız bu yazı da  “Bir bilgilenme ve aydınlanma ” durumuna katkı sağlayabilir, diye düşünüyorum… M.A.

+

ARAPLAR İÇİN DİN BİR TİCARİ ARAÇTIR!… 

+ Araplar Umre hariç, sadece hac’dan yılda 20 milyar dolar kazanmaktadırlar.  Umre’yi de katınca bu rakam 2-3 misline çıkmaktadır.  Alış-veriş ve sair harcamalarla birlikte Arapların toplam hac gelirlerinin yılda 100 milyar dolar olduğu hesaplanmaktadır.

+ Arabistan’a yılda toplam 10 milyon hacı gitmekte ve bu hacılardan her birisi ortalama 10 bin dolar harcama yapmaktadır. Türkiye’den giden hacı sayısı 100 bin civarındadır ve bu sayı sırada bekleyen 750 bin kişinin içinden Diyanet’çe seçilen şanslı olanlardır.

Diyanet’nin hac paket ücreti, kurban hariç 2.500.- ila 6.000.- euro arasında değişmektedir.  Özel şirketlerin paket fiyatları ise 10 – 15 bin euro arasındadır.  Hacılarımızın % 60’ı Diyanet vasıtası ile hacca gitmektedirler.  Türkler hac’ca yılda toplam, yaklaşık 500 bin euro harcamaktadırlar ki bu sadece Diyanet ve özel şirket aracılarına ödenen paradır.

Tüm harcamalar bu rakamı rahatlıkla 2 misline çıkarmaktadır.  İman ve itikat sahibi halkımızın büyük bir çoğunluğunun bu parayı kıt kaynaklarından, tarlasını, karısının altın bileziklerini satarak veya ömür boyu birikimlerini bu uğurda harcayarak yapmakta olduğunu unutmamamız gerekir.

+ Bilindiği üzere süfli Araplar, Müslüman olmadan önce “Putperest-Pagan”dılar.  Yani çok tanrılı din mensubu idiler ve bu tanrıları da putlarla simgeler ve bu putlara tapardılar.  Bu tanrılardan sadece 360 tanesi Kabe’de bulunmakta idi.  Taptıkları toplam put sayısı binleri geçmekte idi.  Bunların en klasikleri; Mekke’deki Lat, Uzza ve Menat’tır ki bu günkü “Şeytan Taşlama” Ritüelinin uzantısı bu putlara tapınmaktan gelmektedir.  Araplar salt bu saçma sapan Şeytan Taşlama ritüelinden yılda en az 500 milyon dolar kazanmaktadırlar.  Bu kazancın nedeni Arapların bu taşları hacılara tanesi 1 dolardan satıyor olmalarıdır.

Şeytan Taşlıyorlar

İlk gün sadece “Büyük Şeytan”a taş atılır.  Bu hacı başına 7 taş demektir.  İkinci ve üçüncü günler ise 3 şeytana birden taş atılır ki bu şeytan başına 7 taştan hacı başına 21 taş demektir.  Etti mi hacı başına 49 taş yani 49 dolar… Bu sayı’ya +1 gün Mina’da (Şeytan taşlanan yer) geceleyenlerin atması gereken 7 taşı da eklediğinizde eder size hacı başına 70 taş.  10 milyon hacı çarpı 49 dolar, hadi tamamı son 7 taşı atmadığına göre, diyelim ortalama adam başı 60 dolardan yılda toplam 600 milyon dolar sadece taş satmaktan süfli Arabın kasasına girmektedir.  Bu taşlar yukarıda gördüğünüz konik kuyunun dibinden toplanır ve tekrar tekrar satılır hacılara…

LAİKLİK 67

67

45 SANTİMETREDİR, ÜST SINIR,

AMAN FAZLA YAKLAŞMA SALDIRIR…

 

Aman ha, 45 santimden daha  çok yaklaşma,

Haberin olmadan çocuğa kalırsın sonra…

Böyledir son haber,

Verir keyfe keder…

Okuyalım hele bir.

Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir.

“MERSİN’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamalarının istendiğini iddia eden veliler, okul önünde toplanarak uygulamayı protesto etti.” (Milliyet 11.1.2011 ve medya…)

Heykeli put gören bir zihniyet,

Geri kalmaya mahkûmdur ilelebet.

Böylesine çağdışı bir zihniyet,

Kızla oğlanı ayırmaya kalkar elbet…

Erkek dişi birbirinin eşi

Bu Yaratan’ın karşı gelinemez işi…

Taş kafa anlayamaz elbette bu gidişi…

Ayırmaya kalkar asırlardır erkekle dişiyi…

45 santimetredir üst sınır

Aman fazla yaklaşma saldırır…

- Kim saldırır,

Erkek öğrenci mi saldırır?

Kız öğrenci mi saldırır?

Yoksa veliler mi saldırır?

- Bunlar saldırmaz…

- Ya kim saldırır?

- Heykeli put gören zihniyet saldırır…

Kafaya bak kafaya!..

Nerede bir erkek ile dişi varsa

45 santimetre mesafe koyacaklar araya…

Meydan kendilerine kalırsa…

Getirin cetveli hele bir,

Üst sınır geçilmiş midir,  geçilmemiş midir?

Yadsınamaz gerçek şu ki:

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir…

Av. Eren Bilge, 11.1.2011

+

Katkıda Bulunanlar:

Kızlara 45 cm yaklaşma ama İnsanları sığır yerine koy, bayramlarda otobüsleri bedava diye tıkış tıkış doldur.

Artı kızlardan kaç ama mümkünse 4 karıyı yatağa at. Allah’ım bu yobazlara karşı savaşanlara kuvvet ver!,

Mustafa Dinçer, 11.1.2011

LAİKLİK 65’İN DEVAMI…

Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, Osmanlı yönetiminin Türk’e olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında “Dünya Tarihi” kitabının yazarı, Askeri Okullar Bakanı Süleyman Paşa, “Osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı Türk’tür” görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti.(14) Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.26.

Koçu Beyin, 4. Murat’a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu:

“…mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, Çingene, tatar, kurt, ecnebi, Laz, Yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler…”

“Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve Yörük, Çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kalleş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu.”  Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu. (Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.)

Abdülhamit’in Araplara ve İslamiyet’e dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında “Türküm” demek, Türk’ten söz etmek büyük suçtu”. (Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63).        

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı. ( M. Rauf İnan, Atatürk’ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198.)

… Zaten, yeryüzünde dini ile birlikte dilini de değiştiren bir millete Osmanlı Devletinden başka rastlanmamıştır.  Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler “azınlık” konumunda kaldı.

1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: “Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün ‘Türk’ veya Türkmen’ olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin ‘eşek kafalı’ anlamında, ‘Türk kafa’ diye homurdanırsın.” (Ramsay’dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331.)

Aynı yıllarda, Türk-Yunan Savaşı ortamında Şair Mehmet Emin‘in yayımladığı kitapta, “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur” dizeleri yer alıyordu. Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi. Kendi yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgiler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.

Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı’nın, Türk’e yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; insanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar… İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, Müslüman Asya’nın Avrupa’ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu “Yarı Çinliler”den “Acımasız İranlılar” yarattı. (Türkoloji uzmanı Cahun’dan aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.308.)

Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalp adını taşıyor.

“Sorma bana oymağımı boyumu, 

Beş bin yıldır millet gibi yaşarım… 

Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı, 

Türküm, bu ad her unvandan üstündür,”  diye haykırıyordu.

Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunmak olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. Bu aydınlar, yurt özlemi ile ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. Onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır:

“Bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. Bağımsız fakat bütün kalbiyle İttifak Devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir….

Gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. …lakabımız ‘makak’tı. (bir çeşit şempanze maymun türü) Gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: ‘Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.’ Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken okuyorum;‘Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.’  

İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türk’e Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul’dadır.

Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. Böylece,  padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk Ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın, Türk’e düşman oluş nedenleri daha iyi anlaşılacak, “ecdat” özlemi çekenlerin “ecdadı” daha iyi tanınmış olunacaktır.

(Uğurol Barlas’ın 30.3.2015 iletisi. Kendisine teşekkürler…)

 

LAİKLİK 65’İN DEVAMI…

Osmanlı düşüncesinde, “kavmi necip” olarak görülen Araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; “Türk” deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. “Türk hükümeti”, “Türk ordusu”, “Türk ülkesi” deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.

1913 tarihli “Mecmuai Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında; “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslüman’ız. Buhara’lı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar; Zira onların ecdadı da vaktiyle Türkistan’ı zapt etmiş olan Araplardan başkası değildir,” demekle Anadolu’da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı “İslam’da Davai Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve “Türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok…Gerekli olan şeriatı öğrenmektir,” demiştir. 1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve Padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk’e Türklük benliği vermek isteyenlere “soysuzlar” yakıştırmasında bulunmuştur.

Mustafa Coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279.

Bu tutum ve koşullar içerisinde “Türk” kimliği, yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içinde “Türk” yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez “Osmanlı Efendisine Türk’ demek hakaret sayılmış”, “Türk” sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur. (Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s.22, 23, Cahen’den aktaran, Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s.1.) 

İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. (Hikmet Bayur, a.g.y., s.15)

İstanbul’un alınmasından 4. Murat’ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenli olanlardan sadece 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı  gerçeği, Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. Padişahlar, yakın korumalarını da hep devşirmelerden seçmişlerdir.  10) Hikmet Bayur, a.g.y., s.17Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içerisinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi’nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü Şamanlık ile bütünleştiren (Bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu’da yayılmaya başladı. Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken, öte yandan da, Sünni İran kültürünü benimseyen Nakşibendî Tarikatı, yeniliklere karşı koymak alışkanlığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan Mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. “Kaba Türk”, “Anlayışsız Türkler”, “Pis Türkler” gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu. (Özer Ozankaya, Türkiye’de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253.)

Osmanlı yönetiminde Türk’e yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:

“Türk değil mi Merzifon’un eşeği; 

Eşek değil, köpekten de aşağı.”

Osmanlı’nın bu yaklaşımına Türkün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır:

“Şalvarı şaltak Osmanlı 

Eğeri kaltak Osmanlı 

Ekmekte yok, biçmekte yok 

Yemekde ortak Osmanlı”

(Özer Ozankaya, a.g.y., s.121).

Kendi yöneticilerinin bu tutumu karşısında, yabancılardan da olumlu yorum beklenemezdi. Yabancılar, Türkleri “yaklaşık 1000 yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir” (13)  Warshew’den aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s. 311. şeklinde yorumluyorlardı.

DEVAMI VAR…

LAİKLİK 65

 

65 TÜRKLERİ SEVMEYEN OSMANLI

“Osmanlıcılara Sunulur …”

Yatıp, kalkıp Atatürk‘e dua edelim…

Yoksa yeryüzünde ne Türk, nede o çok sevdikleri  Osmanlı kalacakmış…

Bunları bir de bazıları!! Anlayabilseler..

“Ne mutlu Türk’üm” diyemeyenlerin neden Osmanlıcılığa sarılışlarını iyi açıklayan bir  derleme…

Türk’ü Sevmeyen Osmanlı

Osmanlı padişahlarının ne denli Türk asıllı oldukları kuşkuludur. Çünkü kuruluş dönemindeki koşullarda geçerli olan; komşu ülkelere saldırmak ve onlardan savaş tazminatı ve ganimeti almak siyasetine dayalı olarak güçlenip zenginleştikten sonra, yatak odalarını, Harem’ler kurarak zenginleştiren padişah-halifelerin birçoğu sayesinde, soy birliği bozulmuş olduğu görülmektedir. …

Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hemen hep yabancılardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahına kadar devam etti”(1)  Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan… C.2, s.440.

Belki bu özelliklerinden dolayı, “halife” sanlı padişahlar, bu sanın yarattığı olanaklardan yararlanarak, yönetimi altında bulunan ve özellikle “Türk” kimliği taşıyan insanları tıpkı bir sürü gibi yönetmeyi yeğlemişlerdir. Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, “Türk iti şehre gelince Faresice ürer” denilmektedir.  (2) Burhan Oğuz’dan aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 118.

Osmanlı şairlerinden Baki’nin, “Muhteşem Süleyman” olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

“Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.  

Ey hoca, Türk toplumundan olanın başı kabadır. 

Türk, sultan olmak yeteneğinden yoksundur.”

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef’i ise;

“Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır” demiştir. Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, “Baban da olsa Türkü öldür” nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e ait olduğunu vurgulamaktadır. Sadece bir kıt’asını yineleyelim:

 

“Sakın Türk’ü insan sanma, 

Bir an bile olsa Türk’le birlikte olma.“

 

Türk eline şeker olsa o şeker zehir olur.

Türk’ün başın keserken sakın gam yeme. 

Baban da olsa Türk’ü öldür.” ( Aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 121)

 

Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve “İşine devam et” demiştir.  Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611),  55 bin insan (Kızılbaş Türkmenler) doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. Aman dileyen insanlara Kuyucu’nun yanıtı “Vurun şu pis Türkün başını” olmuştur.” Cellâtların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı’nın yetkilisi,  öldürülen çocuk da Anadolu’nun evladı bir Türk’tür. (Olayı ayrıntıları ile Osmanlı tarihçisi Naima’dan öğrenmek olasıdır.)

Yavuz Sultan Selim’in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk unsur arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. Şeriata dayalı yönetim anlayışı üst yönetime egemen olur iken, Anadolu’da yaygın olan Alevilik sayesinde Türk dili ve Türk kültürü kendini korumak olanağı bulmuştur. Yönetimin Anadolu’yu dil aracılığıyla Araplaştırmasına ve Acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle Anadolu’da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 40 bin kadardır. Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk halkından koptuğunun açık bir kanıtıdır. Çetin Yetkin, Türk Halkı… s.161.) 

Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır:

“Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltizamına derman yok.” Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır. Osmanlı tarihçisi Naima “Tarihi”nde Türkler için; “nadan (kaba) Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk ifadelerini kullanmaktadır.”   (Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima, Türkçeleştiren: Zuhuri Danışman, İstanbul, C.1, s.168, 238, C.2 s.536. C.3, s.1180, C.4 s.169.) 

Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır. Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: “Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar.” (Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.12.)

DEVAMI VAR…

LAİKLİK 64’ÜN DEVAMI…

Bir tek uluslararası ismimiz Behçet Bey’dir. Kendisini tanımıyorum ama Behçet Hastalığı dünya tıp literatürüne girmiştir. Tabii gönül isterdi ki
hastalığı değil ilacını bulsaydı ama zamanla o da olacaktır. Yani koca tarihe baktığınızda bula bula bir hastalık bulmuşuz. O da tam bir icat sayılmaz aslında. Hastalığı Behçet Bey üretmediğine göre. Mesela matbaayı biz bulmadığımız gibi bulanı da ciddiye almamışız. O yüzden hala büyük harfleri ya da küçük harfleri ya da hiçbirini tanımayan insanlar yaşıyor aramızda. Söylememe gerek yok ama onun da sizin gibi bir oy kullanma hakkı var.

Tarih boyunca bilime hiç katkıda bulunmamış bir topluma birçok icattan yararlanma imkânı verdiği için dünyaya şükran borçluyuz. Adamlar telefonu buldu, biz de bari en azından jetonu bulsaydık.

Bizim orta öğretimimizde akılda kalan cümle sudur:  Yahu bu matematiğin günlük hayatımızda bize ne faydası olacak?… Hemen herkes matematikten nefret eder ve faydasız bir şey olduğunu düşünürler. E bir toplum ya dayak yememiş ya da hesap bilmiyor durumundaysa batar tabii. Matematik insanoğlunun bulduğu en yararlı derstir.

Matematikten anlamamak bir kusurdur. Ama bununla övünmek eşekliktir. Çünkü bu başarısız öğrenciler arasında yaygındır. Onlar akılları sıra matematikten anlayanı ve başarılı notlar alanı marjinal yapmak isterler… Yani onlara göre matematikten kalmak değil ondan geçmek tuhaftır. Çalışkan öğrenciye inek derler ama tembel ve sorumsuz öğrenciye takılmış herhangi bir hayvan ismi yoktur.

Matematikten hoşlanmayan öğrenciler sonraki hayatlarında genellikle tercihlerini hep yanlış yapan insanlar olurlar. Sanırım ülkemizdeki seçim
sonuçları buna kanıt oluşturmaya yeter. Kendi yerel zenginliklerimizin de farkında değiliz.

Sözgelimi Bodrum’daki otellerin neredeyse hiçbirinde Bodrum zeytini yoktur. Köylerinde yüzlerce çeşit peynir yapılan turistik bir beldede oraya üç yüz kilometre uzaktan gelmiş ve otelin satın alma müdürünün zimmetine geçirdiğinden artanla alınmış bir beyaz peynir sunulur. Yani otelin hemen arkasındaki tepenin yamacındaki köyde yapılan muhteşem keçi peynirinden otelde kalan İtalya’nın haberi olsa sırf o peynir için seneye bir daha gelecek ama maalesef bu olmamaktadır. Üstelik getirilen peynirin yanına bir parça hıyar, biraz da maydanoz konarak turiste ’bizim yalnızca peynirimiz değil sebzelerimiz de iğrençtir’ mesajı verilmektedir.

Cem YILMAZ. (Uğurol Barlas’ın 11.2.2015 tarihli iletisinden… Kendisine teşekkürler…)

LAİKLİK 64

64 CEM YILMAZ’DAN…

Demokrasinin en tuhaf tarafı oylama sistemidir. Yani her seçmenin bir oy hakkı vardır ama hiçbir işe yaramamaktadır. Çünkü her insanın bir oy hakkI olması adaletsizlik. Adını yazmayı bilmeyenle yazıyı icat edenin eşit oy hakkı olması bütün düzensizliğin kaynağıdır.

Bence sağlam bir bilgisayar ağıyla vatandaşların üretime katkısı, ödediği vergi tutarı, yaptığı hayırlı ve hayırsız iş sayısı öğrenilip beli bir katsayıyla çarpıldıktan sonra kişinin verebileceği oy sayısı hesaplanabilir.

Düşünsenize ikiyiz milyar vergi verenin de bir oy hakki var o tutardan fazla vergiyi kaçıranın da. Orman yakanın da bir oy hakki var ağaç dikenin de… Seçme durumu bu. Seçilenlerde de durum farklı değil. En fazlasından ilkokul bitirmiş olma serti aranıyor o kadar. Yani heykel yapan da seçilebiliyor, içine tüküren de! Memlekete katkı ne kadar fazlaysa oy hakkının da o kadar fazla olması gerekir. Var olan durum bence hukuka aykırıdır.

Oylamada bu haksızlık yapılırken sonuçları değerlendirmede de yanlış yapılmaktadır.

Enflasyon devletin alenen suç işlediğinin kanıtıdır. Çünkü devlet besbelli ki kalpazanlık yapmaktadır.

Yani devlet açık açık sahte para basmaktadır ve bunları aslından ayırmak imkânsızdır.

Ekonomi neden battı söyleyeyim: Bir kere ekonomi üreticiler arasındaki bir tüketici ilişkisine dönmedikçe refah gelmez. Her üretici aynı zamanda bir tüketicidir ama pek çok tüketici sadece tüketicidir. Hiçbir şey üretmez, hiçbir işe yaramazlar. Hiçbir meslek erbabı değildirler.

Hiçbir konuda yetenekleri yoktur. Ya da o böyle olduğuna inanmıştır. Mükemmele yakın okey oynar ama bu spor henüz olimpiyat kapsamına alınmamıştır maalesef.

Bir ekonomide bu kadar TÜKETİCİ olursa batar tabii.

Dünyanın en az icat yapılan ülkesi Türkiye’dir. Zaten ‘başımıza icat çıkarma simdi!’ diye bir deyimin üretildiği bir ülkede sonuç başka türlü olamazdı.

Ama ülkende sağlam bir telif hakları yasası yoksa insanın içinden icat yapası da gelmez herhalde.

Yani demem o ki en azından bir vantilatör filan icat edebilirdik. Ya da tost makinesi. Bunlar atla deve değil diye söylüyorum.

Yani MR cihazı demiyorum mesela. O zor tamam ama herhalde bir teflon tava yapabilirdik. Ama kendi icatçılarımıza deli muamelesi yapınca uygarlığa katkı sağlanamıyor tabii. Her mahallede vardır kendisi hakkında ‘Bu mu? Manyağın teki mucit o! Kendi kendine acayip şeyler icat eder..’ diye bahsedilen biri.

DEVAMI YARIN…

LAİKLİK 63’ÜN DEVAMI…

Ayrıca Türkiye, AKP tarafından 2004 yılında yapılan anayasa değişikliği İle uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yasalardan üstün olduğunu ve öncelikle uygulanacağı hükmünü kabul etti. işte anayasa 90/son fıkrası: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaları aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

Bu durumda;

1) TC Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’ni kabul ederek kendisini bağlamıştır.

2) AİHM’nin bireysel başvuruları kabul etmesini onaylamıştır.

3) AİHM’nin vereceği kararları uygulayacağını kabul etmiştir.

4) Uluslararası antlaşmaların, iç hukuk kurallarından daha üstün olduğunu kabul etmiş ve bunu anayasasına koymuştur.

5) Bu durumda AÎHM’nin kararlan yasal olarak geçerlidir.

6) AİHM kararına karşı, bir yasa çıkarılsa bile, bu yasa Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir. Verilen bu bilgilerden sonra, AİHM karan bireysel midir, yürürlükte midir, kabul edilir mi, kabul edilemez mi gibi sorular hukuken ortada kalmaktadır.

Dönüp dolaşmaya, hukuka karşı hile yapmaya ve takiyye yapmaya gerek yoktur.

29 Haziran 2004 tarihli Leyla Şahin davasında TC Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı konusu üzerinde de durulmuştur.. Bu konu ayrıca mukayeseli hukuk açısından da irdelenmiştir.

Sözü edilen kararın 52. paragrafında Anayasa Mahkemesi’nin E. 1998/58 K. 1999/19 sayılı kararında aşağıdaki önemli hüküm tekrarlanmıştır.

Aynen şöyle:

“Başta yasama organı olmak üzere yasama ve yürütme, kararların yalnız sonuçlan ile değil, bir bütünlük içinde gerekçeleri ile de bağlıdır. Gerekçeleriyle birlikte kararlar, yasama işlemlerini değerlendirme ölçütlerini içerirler ve yasama etkinliklerini yönlendirme işlevi de görürler.” Görüleceği gibi Anayasa Mahkememiz, bu kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bir bütünlük içinde gerekçeleri ile hüküm ifade edeceğini belirtmiştir. AİHM de bu hükme gönderme yapmıştır.

Mukayeseli Hukuk Açısından

Sözü edilen Leyla Şahin kararında, türban ve İslami başörtüsü tartışmalarının Avrupa’daki durumuna da gönderme yapılmaktadır.

Kararda, Avrupa ülkelerinde, İslami başörtüsü hakkındaki tartışmanın yükseköğretim kurumlarından çok ilk ve orta dereceli okullarda görüldüğünü, konunun genellikle yerel  düzeyde çözümlendiğini, Belçika’nın Fransızca konuşulan bölümlerinde devlet okullarının İslami başörtüsüne izin vermediğini, Belçika mahkemelerinin, “bu gibi davalarda sürekli olarak devlet eğitiminin eşitlik ve tarafsızlık ilkelerinin din özgürlüğünden önce geldiğim” kabul etmiş ve şikâyetçilerle ailelerinin aleyhinde karar verdiği belirtilmiştir. Konuyla ilgili diğer hususlar AİHM kararının 54, 55, 56 ve 57 numaralı bölümlerinde yer almıştır.

Şöyle ki, Fransa’da:

Laikliğin, cumhuriyetçi değerlerin temeli Fransa’da, devlet okullarında İslami başörtüsü takılması sorunu çok canlı bir tartışmanın doğmasına sebep olmuştur. Laiklik Komisyonu, Cumhurbaşkanı’na bu konudaki görüşünü bildirdikten sonra, Ulusal Meclis laiklik İlkesi uyarınca, ilk ve orta dereceli devlet okullarında bir dini eğilimi ortaya koyan işaretlerin taşınması ve dini kıyafetler giyilmesiyle ilgili düzenlemeler getiren bir yasa tasarısını 10  Şubat 2004 tarihinde onaylamıştır. Yasanın 1. maddesi aşağıdaki gibidir:

“İlk ve orta dereceli devlet okullarında öğrencilerin bir dini eğilimi açıkça ortaya koyan işaretleri taşımaları ve kıyafetleri giymeleri yasaktır. Okul kuralları, disiplin işlemlerinin Öğrenciyle yapılan görüşme sonrasında uygulanacağını belirtip Üniversitelerle ilgili olarak, Laiklik Komisyonu önceliğin Öğrencilerin dini, siyasi ve felsefi inançlarım ifade etme hakkının üniversitelerin işleyişiyle ilgili kuralların ihlal edilmesine yol açmaması gerektiğini belirtmiştir.

Leyla Şahin ‘in bu davalarda hukuki iddiası neydi? Leyla Şahin ve avukatları, yükseköğretimde İslami başörtüsü takılmasına getirilen yasağın din özgürlüğü ve Özellikle de kişinin dinini açıklama hakkına yapılan haksız bir müdahale olduğunu belirtmekte ve bu hususun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9, maddesini ihlal ettiğini ileri sürmekteydi.

Bu noktada AlHS’nin 9. maddesi ne diyor; ona bakabiliriz:

“1. Herkes düşünce, vicdan ve din Özgürlüğüne sahiptir. Bu hak din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancım açıklama özgürlüğünü de içerir.

2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgülüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.”

AİHM’nin bu konudaki yargısı şöyledir: “Mahkeme, sözleşmenin 9. maddesinde hükme bağlandığı gibi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün sözleşmenin anlamı içerisinde demokratik bir toplumun’ temel taşlarından biri olduğunu vurgular.

• Bu Özgürlük, dini boyutuyla, inananların kimliğini ve yaşam anlayışlarını meydana getiren hayati unsurlardan biridir, ancak aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler ve bu konuyla ilgilenmeyenler için de çok önemli bir değerdir. Asırlar boyunca, büyük güçlükler sonucunda elde edilen ve demokratik bir toplumun ayrılmaz bir parçası olan çoğulculuk buna dayanır.

• Bu özgürlük, başka şeylerin yanı sıra, bir dini inanca sahip olma ya da olmama ve dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme özgürlüğünü de içerir.”

(Başka kararların yanı sıra bkz. Kokkinakis ve Yunanistan. 25 Mayıs 1993. Seri A No: 260-A p.17, Prg 3 ve Buscarini ve diğerleri, San Marino (GC) No. 24665/94&34, ECHR- 1999/1)

Bu hususları belirten AİHM, sözleşmenin 9. maddesinin “bir din ya da inançtan kaynaklanan ya da esinlenilerek gerçekleştirilen bütün eylemleri korumadığını”, özellikle “kamu alanında bir dinin emrettiği şekilde davranma Özgürlüğünü her durumda güvence altına almadığım, bu konuda AÎHM’nin çok sayıda karan olduğunu” belirtmiştir. Bu konuda Özellikle sözleşmenin 9. madde 2. fıkrasına bakmak gerektiğini de belirtmiştir.

+

Siz bakmayın bu mahkeme kararlarına… Prof. Rennan pekünlü, bu kararlara uyduğu için tıkıldı zindana…

Av. Hayri Balta,