Merhaba,

Av Hayri Balta’nın basılmış kitaplarını sitede yayınlamaya,  Anılar bölümünden başladık. Bazı okuyucularda bu kitaplardan olabilir,  olmayanlar da buradan edinirler diye düşündük. Bu arada biz de yayınlanmamış kitapların hazırlığını yapıp sonrasında sizlerle paylaşacağız.  

Saygılarımızla,

Merhaba,

“Tabulara, Talana, Yalana Balta” diyen babamızın ardından düşüncelerini buradan yaşatmayı-yaymayı sürdüreceğiz.

50 basılmış kitabı ile 300’e yakın basılmamış dosyayı geride bırakarak aramızdan ayrılan babamızın vasiyetini yerine getirmek bizim için bir onurdur.

Tahmin edileceği gibi, Av.Hayri Balta’nın bıraktığı bu büyük mirasın altından kalkmak o kadar kolay olmasa da başlamak bile bizi mutlu edecektir.

Basılmış 50 kitabın pdf uzantılı dökümanlarını her ay başında bir kitap olmak üzere siteye yükleyeceğiz. Böylelikle kitapları daha çok aydınlanmak isteyen okuyucu kitlesine ulaşmış olacak.

Basılmış kitaplardan edinmek isterseniz, sitenin görüş kısmına veya mail adresine,  istenilen kitabın adını ve iletişim bilgilerini yazarsanız göndermekten mutluluk duyarız.

Yaşamının hakkını veren babamız Av.Hayri Balta nın ardında bıraktığı eserleri ile insanlığa ışık olması dileğiyle,

BALTA’NIN KIZLARI

5.1.2016

LAİKLİK 70

  1. SAİD NURSÎ SAFSATASI…

Özdemir İnce’den:

9 NİSAN 2008 günü, Mustafa Yıldırım’ın “Meczup Yaratmak” (Ulus Dağı Yayınları) adlı kitabına dayanarak, “Mehdi Yaratma Sanatı ve Kullanım Kılavuzu” başlıklı bir yazı yayımlamıştım.

Amacım, Said Nursî olayının gerisindeki hurafelere ve safsatalara dikkatleri çekmekti. Yazı nurcuları öfkelendirip telaşlandırdı. Telaşlanmanın gereği yoktu aslında: Olan olmuş, bu safsatayı (“efsane” demiyorum) artık tersine çevirmek olanaksız.

Safsataya dayanak olarak, yazımda, birkaç örnek göstermiştim:

“İki düş görerek önemli görevler üstlenen Said-i Kürdi, kendi anlatımına göre ilk kerametini Bitlis yolunda gösterir: Elleri kelepçelidir. Abdest almak ister kelepçeler kendiliğinden açılır. (s. 19)”

Hem Hapiste, Hem Dışarda…

Said Nursî safsatasının mimarlarından Süleyman Şahiner’in “Hatıralarda Bediüzzaman” adlı göz boyama kitabını bulup okuyamadım. Kitapta, Said Nursî’nin elinde çay bardağı ile Barla’daki evinin önündeki çınar ağacına ellerini kullanmadan çıktığı yazıyormuş.

Ama bir başka mehdi ya da meczup yaratma kitabını okudum yazarın: “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” (Nesil Yayınları, 58. baskı).

Kitapta yer alan safsatalardan örnekler:

-  Kürdistan Devleti kurmayı kabul etmez. (s. 221)

-  1921 yılında, “Ya rabbi senin askerin çoktur. Bu melunlara fırsat verme” diye yakarır. Bu yakarı üzerine bir maymun Yunan kralını ısırarak öldürür. (s. 228)

-  Gemici Mehmet keklik avlamak ister. Said Nursî engel olur. Bunun üzerine bir keklik sürüsü saatlerce başlarının üzerinden ayrılmaz. Şükran mahiyetinde! (s. 279)

-  Savcılar mahpushane damında olması gereken Bediüzzaman’ı çarşıda pazarda dolaşırken görürler. Ama o hem hapishanede yatmakta hem de çarşıda pazarda dolaşmaktadır. Aynı anda iki yerde birden olabilmektedir. (s. 313, 336)

-  “Eskişehir hapsinde tifo aşısı diye sol meme üzerinden zehir şırınga ediyorlar. Vücut zehri tecrit ediyor. Orası sertleşmiş kalmıştı. Zamanla zehir yavaş yavaş balmumu şeklini almış, bir defasında da kopmuştu. Parçasını ayırmış, saklamış. Bir gün ziyaretine gittiğimde ‘Bak’ dedi. O parçayı sol göğsünün üzerinde çukurluğa koyuyor. Tam oraya koyuyor. Zehirlediklerini ispat ediyor.” (s. 352)

Tek Tanığı Kendisi

Bu türden safsataların tanıkları nedense hep doktorlar, yüzbaşılar, albaylar, binbaşılar oluyor.

Said Nursî tam anlamıyla bir megaloman ve mitoman. Valileri, kaymakamları, devlet görevlilerini durmadan paylıyor. Örneğin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a “Bu sarık bu başla beraber çıkar!” (s. 336) diye meydan okur. Ancak meydan okumalarının, mucize gösterilerinin kendisinden başka tanığı yoktur. Bütün mucizeler ve kabadayılık gösterileri kendi sözlerine dayanır. Düşlerinde geleceği görür, düşlerinde Allah ve Peygamberi ile konuşur. İster inan ister inanma! Ben ne yazarsam yazayım, mürekkep yalamışlar, diplomalılar da aralarında olmak üzere ona birçok inanan var.

Anladığım kadarıyla “Hür Adam” filmi Cemal Kutay, Necmettin Şahiner, Rohat ve Şerif Mardin gibi safsata tüccarlarının kitaplarına dayanıyor.

Özdemir İnce, 14 Ocak 2011 tarihli Hürriyet

+

Safsatalar Ülke Çapında…

Safsata denince “boş ve temelsiz söz” gelir akla…

Özdemir İnce, Said’i Nursi ile ilgili safsataları sıralamış, altta…

Safsatalar çok revaçta bu günlerde…

Safsata deva olamaz hiçbir derde…

Ne var ki safsata çok satıyor…

O duruma geldi ki millet,

Safsata ile yatıp safsata ile kalkıyor…

Bilmem bu safsatalarla nereye varılacak…

Safsata ile çağdaşlığın yakalanmayacağını

Bu millet ne zaman anlayacak!…

Av. Eren Bilge, 18.1.2011

YARIN: CÜBBELİ AHMET HOCA VERİR FETVA

LAİKLİK 69

69

BÖYLE GELMİŞ DE BÖYLE Mİ GİDECEK SÜR GİT!

YOK MU GERÇEKLERİ SÖYLEYECEK BİR YİĞİT…

Gazetelerde, TV’lerde bir “sakal” davası sürüp gidiyor.

  1. yüzyılda hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz!

Hz. Muhammed, bunu önlemek için, “Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..” demiş.

Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kılla…rını toplattırır mıydı?

Dünyada yüzlerce “Sakal-ı Şerif” diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki “Kutsal Emanetler” diye saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler.

“Fatıma Anamız”ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı…

Peygamber’in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!..

Bunun gibi daha birçokları var… Bunları bir kitap halinde toplayan ilk Müze Müdürü Tahsin Öz’ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak, doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza…

Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü idi. Daha önce de -1944’ten beri- Müdür Yardımcısı ve Kitaplık Şefi olarak çalışıyordu müzede. Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan, “Kutsal Emanetler”i ziyaret etmek için randevu istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı olan bir günde randevuyu veriyor.

Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor “Kutsal Emanetler Salonu”na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor. Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara başlıyorlar ve sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar…

Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, “Hazır bütün din büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak istiyorum.” diyor ve sorusunu soruyor:

“Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed’in ağzından çıktığından bütün muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, ‘Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..’dır. Şimdi sizin hırka’ya ve diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadis’e karşı değil midir?”

Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ’ın sorusunun yanıtı olmuştur…

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum:

Böyle bir hadis’i biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz? Neden?

Muazzez İlmiye Çığ, (Mehmet Teceren iletisinden, 26.8.201, kendisine teşekkürler…)

+

Eklenen Bir İki Söz

Yazı eksiksiz, tastamam…

Tam yazıya ben ne yazsam…

Yine de bir iki söz etmeden duramam:

Kuran’ın ilk suresi Fatiha’da: “(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet eder yalnız senden yardım dileriz.” (K. 1/5) denir.

Bu sözleri söyleyen kimdir?

Bizimkiler, hırka,  sakal karşısında ağlar

Dua eder, gözyaşı döker.

Şefaat (yardım) bekler…

Akıl, sağduyu, kılavuz olmazsa,

Bilim,  teknoloji benimsenmezse

“Uydurulmuş şeylere inandıkça…”

Hırkadan, sakaldan medet umuldukça,

Muhtaç olursunuz o gavurlara (!)

Koşun koşun iftar çadırlarına,

Orada sizi bekliyor sıcak çorba…

Böyle gelmiş de böyle mi gidecek sür git!

Yok mu gerçekleri söyleyecek bir yiğit…

Av. Eren Bilge, 27.8.201

XXX

HACI OLMAK ZOR İŞ’İN DEVAMI…

68 HACI OLMAK ZOR İŞ!…

Arapların kayda değer iki gelir kaynakları daha var ; Hurma gelirleri ve kurban gelirleri… Türkiye, yılda 25 bin tonu bulan hurma ithalatına yılda 20 milyon dolar ödüyor.  Bu para Arabistan, İsrail, İran, Tunus ve Filistin’e gitmekte.  Büyük payı süfli Araplar alıyor!…

Hurma’nın hikmeti ise, hurma tüccarı olan kendisinden 20 yaş büyük ilk karısının işlerini arttırmak üzere fetvalarında “Hurma’nın vecibeleri!” üzerine ettiği laflardır.  Yani bir çeşit marketing (pazarlama) taktiği…

+ Arapların hac ve umre vesilesi ile kurban gelirleri yılda en az 500 milyon dolardır.  Bu yılda 3 milyon kurbana tekabül etmektedir.  Mekke’deki şeytan taşlama tesislerini ve oraya kısmen tüneller içinden giden yolları, Kabe-i Şerif’e şehrin altından geçilerek ulaşımı sağlayan tünelleri, (ve Suudi Arabistan’da daha bir çok yeri) bir zamanlar İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak görev yapmış olduğum STFA (Sezai Türkeş – Feyzi Akkaya) şirketi yapmıştır.

Görevim sırasında çölde kesilip çürümeye terk edilen kurban leşlerini inşaat makinelerimiz ile gömdürmek için STFA’ya yüklü paralar öderlerdi.  Sonradan, gelen tepkiler üzerine göstermelik buzhaneler açtılar. Bu kurbanların azami %10 kadarını Sudan, Etiyopya, Çad gibi bazı fakir Müslüman ülkelerine hibe etmeye, bazılarına da satmaya başladılar.

Gelelim, Kabe-i Şerif meselesine.  Yılda yaklaşık 10 milyon hacı Kabe-i Şerif’i tavaf etmektedir.  Kabe-i Şerif, evvelce pagan-putperest Arapların puta taptıkları taştan yapılmış bir ibadethane idi.  İçinde ise, taptıkları put olan Hacer-ül Esved bulunmakta idi.  Hacer-ül Esved denilen nesne bir meteor’dur, yani atmosferden dünyaya düşerken yanıp kor haline gelmiş bir göktaşıdır.  Geri zekalı Araplar gökten düşen bu taşı kutsal sayıp senelerce ona put olarak tapmışlardır.

Peki şimdi ne yapılıyor?

Ayni şey!…

+Yukarıda Arapların putlarla simgeleştirip taptıkları tanrılarından 3 tanesinin ismini vermiştim: Lat, Uzza ve Menat.  Şimdi sıkı durun, en az bunlar kadar meşhur üç putları daha vardı ki bunların ismi “Sin, Hubil ve Al-İlah’tı.  “Allah” isminin kaynağı “Al-İlah”tır!…

Son söz:  Süfli Arap kültürüne ve onunla doğrudan bağlantılı İslam dinine bulaştığı tarihten bu yana Türkler her alanda geri gitmeye başlamıştır.  Yüce Atatürk sayesinde laikliğe ve ilime doğru bir yönelme hareketi yaşamış olsak da bu, maalesef, uzun süreli olamamıştır.

Bu geri gidiş AKP’nin iktidarda olduğu son 14 yıl içerinde önemli ivme kazanmıştır!…

Aydın Uluçam, 19 Temmuz 2015

(Sayın Remzi İnanç’ın 25.8.2015 tarihli iletisi… Kendisine teşekkürler…)

LAİKLİK 68

68 HACI OLMAK ZOR İŞ!…

Misak’ı Millî sınırlarımızın yanı sıra  Dil’de ve Kültürde de sınır çizilmek istenmiş, toplumun aydınlanması akılcı bilimsel bir yapılanma kazanılması amaçlanmıştır. Ancak, içte ve dışta cumhuriyet karşıtları çıkarcılar, sömürücüler bu girişimleri baltalamaya çalışmışlardır.

“Kırk yıllık Kani, olur mu Yani…” diye bir deyim vardır. Bin yıllık inanç toplumuna kısa sürede akılcı düşünsel eleştirel bir yapılanma kazandırılması kolay değildi…  Yine de Atatürk”ün bu konularda attığı adımlar uygulamalar önlemler, toplumumuzun yapılanmasında etkin olmuş, aydınlık bir çehre kazandırmıştır.

Okuyacağımız bu yazı da  “Bir bilgilenme ve aydınlanma ” durumuna katkı sağlayabilir, diye düşünüyorum… M.A.

+

ARAPLAR İÇİN DİN BİR TİCARİ ARAÇTIR!… 

+ Araplar Umre hariç, sadece hac’dan yılda 20 milyar dolar kazanmaktadırlar.  Umre’yi de katınca bu rakam 2-3 misline çıkmaktadır.  Alış-veriş ve sair harcamalarla birlikte Arapların toplam hac gelirlerinin yılda 100 milyar dolar olduğu hesaplanmaktadır.

+ Arabistan’a yılda toplam 10 milyon hacı gitmekte ve bu hacılardan her birisi ortalama 10 bin dolar harcama yapmaktadır. Türkiye’den giden hacı sayısı 100 bin civarındadır ve bu sayı sırada bekleyen 750 bin kişinin içinden Diyanet’çe seçilen şanslı olanlardır.

Diyanet’nin hac paket ücreti, kurban hariç 2.500.- ila 6.000.- euro arasında değişmektedir.  Özel şirketlerin paket fiyatları ise 10 – 15 bin euro arasındadır.  Hacılarımızın % 60’ı Diyanet vasıtası ile hacca gitmektedirler.  Türkler hac’ca yılda toplam, yaklaşık 500 bin euro harcamaktadırlar ki bu sadece Diyanet ve özel şirket aracılarına ödenen paradır.

Tüm harcamalar bu rakamı rahatlıkla 2 misline çıkarmaktadır.  İman ve itikat sahibi halkımızın büyük bir çoğunluğunun bu parayı kıt kaynaklarından, tarlasını, karısının altın bileziklerini satarak veya ömür boyu birikimlerini bu uğurda harcayarak yapmakta olduğunu unutmamamız gerekir.

+ Bilindiği üzere süfli Araplar, Müslüman olmadan önce “Putperest-Pagan”dılar.  Yani çok tanrılı din mensubu idiler ve bu tanrıları da putlarla simgeler ve bu putlara tapardılar.  Bu tanrılardan sadece 360 tanesi Kabe’de bulunmakta idi.  Taptıkları toplam put sayısı binleri geçmekte idi.  Bunların en klasikleri; Mekke’deki Lat, Uzza ve Menat’tır ki bu günkü “Şeytan Taşlama” Ritüelinin uzantısı bu putlara tapınmaktan gelmektedir.  Araplar salt bu saçma sapan Şeytan Taşlama ritüelinden yılda en az 500 milyon dolar kazanmaktadırlar.  Bu kazancın nedeni Arapların bu taşları hacılara tanesi 1 dolardan satıyor olmalarıdır.

Şeytan Taşlıyorlar

İlk gün sadece “Büyük Şeytan”a taş atılır.  Bu hacı başına 7 taş demektir.  İkinci ve üçüncü günler ise 3 şeytana birden taş atılır ki bu şeytan başına 7 taştan hacı başına 21 taş demektir.  Etti mi hacı başına 49 taş yani 49 dolar… Bu sayı’ya +1 gün Mina’da (Şeytan taşlanan yer) geceleyenlerin atması gereken 7 taşı da eklediğinizde eder size hacı başına 70 taş.  10 milyon hacı çarpı 49 dolar, hadi tamamı son 7 taşı atmadığına göre, diyelim ortalama adam başı 60 dolardan yılda toplam 600 milyon dolar sadece taş satmaktan süfli Arabın kasasına girmektedir.  Bu taşlar yukarıda gördüğünüz konik kuyunun dibinden toplanır ve tekrar tekrar satılır hacılara…

LAİKLİK 67

67

45 SANTİMETREDİR, ÜST SINIR,

AMAN FAZLA YAKLAŞMA SALDIRIR…

 

Aman ha, 45 santimden daha  çok yaklaşma,

Haberin olmadan çocuğa kalırsın sonra…

Böyledir son haber,

Verir keyfe keder…

Okuyalım hele bir.

Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir.

“MERSİN’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamalarının istendiğini iddia eden veliler, okul önünde toplanarak uygulamayı protesto etti.” (Milliyet 11.1.2011 ve medya…)

Heykeli put gören bir zihniyet,

Geri kalmaya mahkûmdur ilelebet.

Böylesine çağdışı bir zihniyet,

Kızla oğlanı ayırmaya kalkar elbet…

Erkek dişi birbirinin eşi

Bu Yaratan’ın karşı gelinemez işi…

Taş kafa anlayamaz elbette bu gidişi…

Ayırmaya kalkar asırlardır erkekle dişiyi…

45 santimetredir üst sınır

Aman fazla yaklaşma saldırır…

- Kim saldırır,

Erkek öğrenci mi saldırır?

Kız öğrenci mi saldırır?

Yoksa veliler mi saldırır?

- Bunlar saldırmaz…

- Ya kim saldırır?

- Heykeli put gören zihniyet saldırır…

Kafaya bak kafaya!..

Nerede bir erkek ile dişi varsa

45 santimetre mesafe koyacaklar araya…

Meydan kendilerine kalırsa…

Getirin cetveli hele bir,

Üst sınır geçilmiş midir,  geçilmemiş midir?

Yadsınamaz gerçek şu ki:

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir…

Av. Eren Bilge, 11.1.2011

+

Katkıda Bulunanlar:

Kızlara 45 cm yaklaşma ama İnsanları sığır yerine koy, bayramlarda otobüsleri bedava diye tıkış tıkış doldur.

Artı kızlardan kaç ama mümkünse 4 karıyı yatağa at. Allah’ım bu yobazlara karşı savaşanlara kuvvet ver!,

Mustafa Dinçer, 11.1.2011

LAİKLİK 65’İN DEVAMI…

Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, Osmanlı yönetiminin Türk’e olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında “Dünya Tarihi” kitabının yazarı, Askeri Okullar Bakanı Süleyman Paşa, “Osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı Türk’tür” görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti.(14) Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.26.

Koçu Beyin, 4. Murat’a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu:

“…mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, Çingene, tatar, kurt, ecnebi, Laz, Yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler…”

“Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve Yörük, Çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kalleş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu.”  Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu. (Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.)

Abdülhamit’in Araplara ve İslamiyet’e dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında “Türküm” demek, Türk’ten söz etmek büyük suçtu”. (Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63).        

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı. ( M. Rauf İnan, Atatürk’ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198.)

… Zaten, yeryüzünde dini ile birlikte dilini de değiştiren bir millete Osmanlı Devletinden başka rastlanmamıştır.  Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler “azınlık” konumunda kaldı.

1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: “Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün ‘Türk’ veya Türkmen’ olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin ‘eşek kafalı’ anlamında, ‘Türk kafa’ diye homurdanırsın.” (Ramsay’dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331.)

Aynı yıllarda, Türk-Yunan Savaşı ortamında Şair Mehmet Emin‘in yayımladığı kitapta, “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur” dizeleri yer alıyordu. Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi. Kendi yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgiler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.

Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı’nın, Türk’e yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; insanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar… İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, Müslüman Asya’nın Avrupa’ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu “Yarı Çinliler”den “Acımasız İranlılar” yarattı. (Türkoloji uzmanı Cahun’dan aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.308.)

Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalp adını taşıyor.

“Sorma bana oymağımı boyumu, 

Beş bin yıldır millet gibi yaşarım… 

Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı, 

Türküm, bu ad her unvandan üstündür,”  diye haykırıyordu.

Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunmak olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. Bu aydınlar, yurt özlemi ile ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. Onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır:

“Bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. Bağımsız fakat bütün kalbiyle İttifak Devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir….

Gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. …lakabımız ‘makak’tı. (bir çeşit şempanze maymun türü) Gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: ‘Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.’ Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken okuyorum;‘Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.’  

İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türk’e Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul’dadır.

Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. Böylece,  padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk Ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın, Türk’e düşman oluş nedenleri daha iyi anlaşılacak, “ecdat” özlemi çekenlerin “ecdadı” daha iyi tanınmış olunacaktır.

(Uğurol Barlas’ın 30.3.2015 iletisi. Kendisine teşekkürler…)