BURNUMUN DİREĞİ

Bildiğimiz saç örgüsüydü! Saç örgüsü dediğim annemin dikiş ipliğiydi. Kalınca uzun iplikleri tam ortasından ikiye katlayıp bir bez parçasıyla tutturduğu, iki ipi birbirine gevşek ördüğü sadece sürfile ve teyel yaptığında kullandığı iplik… Elindeki dikiş iğnesinin tepesiyle seçip onca ipliğin arasından birini çeker çıkarırdı. İşte bugün kendisi gitse de duran o ipliği kullanırken ne çok şey geldi aklıma!..

Canım annem, gece gündüz demeden dikiş dikerdi. Uykusuz kaldığı günleri, sabah erkenden kalkıp biz uyurken son ütüsünü yaptığı, alt komşu dikiş makinesinin sesinden rahatsız olacak diye küşümlendiği… Eşi, dostu, akrabası, komşusu eline kumaşını alan gelirdi… Biçsen yeter, bir göstersen yeter diyerek gelenlerin işleri annemin elinde biterdi her nedense!.. Evin işi, yemeği, bizler, gelen, giden derken, yedi yaşında başladığı mesleğinden neredeyse yılmıştı. O’nu şu an daha iyi anlıyorum. İnce işti dikiş, emek, dikkat, titizlik gerektiren işti…

Kimine acır, kimine üzülür, kimi eşini dostunu getirir, derken annem emeğinin hiç karşılığını alamadan dikiş dikerdi. Yufka yürekliydi benim annem, paranın değerinden çok insanın değeri vardı annemin gözünde, aslında çoğu değersiz olan…

O zamanlar şimdiki gibi hazır giyim bu kadar kolay değildi. Dikilirdi, örülürdü, eski yeni demeden büyükten küçüğe geçerdi. Bir giyilen, kirlenene kadar giyilir bir ya da iki yedeği olanla değiştirilirdi. Giysi insanın üzerinde eskirdi!

Eski, yeni olurdu annemin elinde. Eskidi diye bir şey atılmazdı öyle. Söker, bozar ters yüz eder, bazen kalıpsız keser, bize yenilerdi. Dillere destandı benim annemin dikişi… Nice gelinlikler dikti, nice döpiyesler, tuvaletler… Basma elbiseleri, yırtmaçlı etekleri, iki kenar dikişli gömlekleri saymıyorum bile…

İnce uzun, diktörtgen, ceviz ağacından dikiş kutusu benim oyuncağımdı, evlenirken benimle gelen… Dağılan, çözülen makaraları tek tek sarıp, sırayla dizer, iğneleri içi bitmiş Nivea krem kutusuna, sihirli kalem gibi kumaşa çizdiği incecik sabunları ilk önce koklar sonra bir araya koyardım.  Mezurasını kıvırıp kenara sıkıştırmayı ne çok severdim. Sürfile ipliğini ince uzun yatırır, en üstede Singer marka makasını koyardım.

Sürfile makası vardı annemin, daha çok bizim oyuncağımız olan. Hani şu kesen yeri tırtıklı olan. Bizim kağıt kesmemizden kumaş kesemez olmuştu makas. Annem de vazgeçmişti o makastan. Asıl kesim makası bize yasaktı. Ona çok kızardı, “bileyletmek o kadar kolay değil” diye de eklerdi her seferinde…

Makaralar ahşaptı, bir keresinde büyük makaranın üzerindeki iplik bittiğinde kenarlarına 5 çivi çakmıştı. Doladığı orlon ipliği ilmek yapıp içi boş zincir yapmayı öğretmişti bana. Sanırım el becerisinin başlangıçlarındandı bu…

Küçücük bir kumaşı bile atmazdı, bir yere lazım olur diye, birikmiş iki çuval parça kumaş vardı evimizde. Annemlerin odasında, kapının arkasında, sandığın kenarında… Kimi zaman “şuna uyan kumaş var mı?” diye eline yamalığını alan gelirdi annemin yanına…

Çok sıkıldığımda, iki çuval kumaş parçalarını yere döker, başına otururdum. Ne çok zaman geçerdi o renkli kumaş öbeğinin önünde… Neler yapmazdım ki, bebeğime elbise, yorgan, yastık diker, içini yine bezle doldururdum.  Annem dikiş makinesini öğrenmem için izin verdiği yaşımda en çok parça bohçası, tutacak dikmiştim.

O çuvalın içinde, onca kumaşın arasında ona rastladığımda birden her şey dururdu benim için! Annem bir keresinde göz ucuyla yakalamıştı benim o halimi, “ver hele onu bana” demişti. Dikiş makinesinin önündeki işine ara verip, kahverengi ve krem rengi ince çizgileri olan şifon küçük kumaş için, “en son anama diktiğim elbisenin kumaşı…” demişti hüzünlü titrek sesiyle… Gözünden düşen yaşlar diktiği kumaşı lekelemesin diye öteye itmişti. Kumaşın düğümünü çözmüş, annesine ait bir tutam beyaz saça puslu gözlerle bakmış, alelacele sarıp düğümlemişti. “Al bunu koy oraya” deyip bana vermişti. Ne zaman hatırlamam, şu an o saç tutamı bende, yine aynı kumaşta, yine aynı düğümle, küçük gümüş bir kutuda…

Anneme çıraklık yapmak hoşuma giderdi. Bir ustaya en eziyetli şey de bu tür işçiliklerdi. Biçtiği kumaşa sabunla çizdiği çizginin üzerinden bir iki sıra kendisinin başladığı “Bak böyle yapacaksın” deyip gösterdiği bol teyeli yapmaya bayılırdım. Bir düz çekip, bir bol bırakmanın adı bol teyeldi, pek severdim. Tüm kenarları yapıp, iki kumaşı karşılıklı  çekerek bol teyelleri germek sonra da arasından makası geçirip ipleri dikkatlice kesmek çok zevkli olurdu. Bol teyel, makine dikişinden önce karşılaştırma dikişinin rehberiydi…

Kumaşın dikiş kenarında kalan ince kenarına tivsimesin (saçaklanmasın) diye aynı aralıkta, aynı paralellikte olması önemliydi. Dikişin ileriye doğru değil de geriye doğru devam etmesi şaşırdığım şeydi. Arapça alfabenin yazılması gibiydi! “İplik hep burdan gelecek!” derdi annem, ipliği iğnenin gerisine atarak… Konuşmayı öğrenir gibi öğrenmiştim annemin yanında dikiş dikmeyi…

Şu an annemin dikiş makinesi camlı balkonda, üstü örtülü… Kullanılmasa da çürümüş olan kayışını yenisiyle değiştirdim. Üstü kendi diktiği örtüyle örtülü… Karı koca gibi birbirinden ayrılmayan ahşap sandalyesi de şu an hemen yanı başında. Yılların emeğini üzerinde taşıdığı o kadar belli ki… Bir zamanlar beyaz yağlı boyayla boyanmış, yer yer aşınmış, dört ayağı birbirine telle sıkı sıkıya bağlı, üç sırtlık çubuğundan biri hep eksik… Canım annemin en değerli eşyalarıydı bir zamanlar.

“Bu da senin” derdi dikiş makinesi için, “Ben gidince alırsın!” derdi ölümü düşündüğünde… Pek bir bahsederdi annem de ölümden… Genç sayılacak yaşta anne babasını kaybettiğinden mi, onca çektiği hastalığından mı, çektiği eziyetlerden mi bilemem!.. Benim çileli annem!..

Annem dikiş dikerken evin olmazsa olmazı radyoda hep türküler çalardı. Türkülere eşlik eder, bazen söyler, bazen mırıldanırdı. Bazen “Hele gel, şu ipliği iğneye geçiriver, gözüm görmey” derdi, Antep şivesiyle… Bilirdim yine türküler dokunmuştu O’na, gözleri dolu dolu olurdu. Şakalaşırdım annemle, “Burnumun direği sızladı!” dediğinde, “Burnunun direği neresi anne göstersene?” der boynuna sarılır, öper, sıkıştırır, sataşırdım. “Gettt… hele öte” der iterdi beni tatlı sert… O anki hüznünü neşeye çevirirdim anneme sarılışımla…

“Ben gidince anlarsın, burnunun direğini!” der  başını hafiften sallardı…

Evet, çok da iyi anladım, işte şu an “burnumun direği” sızlıyor annem için…

YENER BALTA, 29 MART 2015