SON YOLCULUK

SON YOLCULUK

Saçı bir var bir yoktu. Hatta bir keresinde, “babam kazıdı olanı da” demişti dökülmüş yer yer kalan saçı için… Hastalığı süresinde tedavi saç bırakmıyordu kafasında…
Fosforlu, şeker pembesi saç boyası istemişti benden, hani şu yıkayınca çıkanlardan… Söz verip bir türlü alıp götürememiştim.

Onu ziyarete gittiğim bir gün kırmızı renkli asetat kalemini bana uzatıp, “kafama kalp çizer misin?” demişti… Duraksamıştım! Tam kafasının ortasına bir kalp çizmiş, içini iyice boyamıştım. “Teşekkür ederim, bir tek sen yapardın bunu bana” demişti. Çizdiğim kalbi görebilmesi için telefonumla fotoğrafını çekmiştim. Buruk, gülüşmüştük… Sonra da hemen silmiştim o fotoğrafı!..

Genel geçer kuralları pek umursamazdı. Az çok birbirimize benzerdik kural tanımaz hallerimizde… Hayat dolu bir insandı. Dolu dolu yaşamıştı şu kısacık yaşamında, erken gideceğini bilirmiş gibi… Hastalığını bir o kadar önemseyip, bir o kadar da dalga geçen başka bir insan tanımamıştım.

Doktor kontrollerinden çıktığı bir günde, “yaşasın, bir yıl daha yırttım!..” demişti buluşmalarımızın birinde…
Üniversiteden arkadaşımdı. Tam tamına koca yirmi dört yıl… Bir pazar sabahı aldım haberini. Alelacele çıktım evden niyeyse… Keşke demek pek yeri olmasa da şimdi, hayat koşuşturmasında yaşarken zaman ayırsaydım kendisine daha fazla…

Zamansız gidişlerdendi… Annesi, babası, hele hele ablası, nasıl da üzgünlerdi. Ne denirdi, nasıl teselli edilirdi. Sadece kucaklamış, bir şey demeden oturabilmiştim yanlarında… O son sözü gidişiyle söylemişti zaten…

Babası telli duvaklı göremese de kızını, gidişine hazırlamıştı kendisini. “Köyümüzde yeri hazır, öğle sonrası götüreceğiz, yemek de hazırlattım.” demişti.

Ablası ile birlikte hastaneden alınması için birkaç arkadaşa “yıkanmasında yanında olmak ister misiniz?” diye sormuşlardı… Ben kabul etmedim, sevdiğim birini o haliyle görmek en son isteyeceğim şeydi.

Hastaneden dönenleri beklemek için gelen giden derken zaman geçip gitmişti. Arkadaşıma telefon edip neden geciktiklerini sordum. “Yoldayız, geliyoruz” demişti.

Gelen arkadaşlardan biri “saçmalık” deyip sesini yükseltmişti. Diğer iki arkadaşa ve biraz da dinin gereklerine kızıyordu. “Bu iki akıllı koca Sıhhiye’de hem de taksiyle aseton arayıp durdular. Malum günlerden Pazar, aseton bu, her yerde satılmaz. O bölgedeki nöbetçi eczanede kalmamış… Yok, efendim tırnaklarında oje varken olmazmış. Üç kuruşluk şey için bilmem kaç lira taksi parası ödemişler. Bir de bankamatik aramışlar üstüne üstlük…” deyip sonu gelmez bir kızgınlıkla söylenip duruyordu. “Sanki toprak kabul etmeyecek, tırnaklarında oje olduğunda!.. Kurtlar yiyip tüketecek” demişti. Bunu diyene kızmıştı diğerleri… Çelişkilerle, çatışmalarla dolu konuşma sürüp gitmişti ayaküstü…

Köy esrarengiz görünmüştü bana. Sanki bir rüyadaydım. İki dağın arasındaki yolun kenarına uzunca masa kurulmuştu. Diğer dağın tepesi mezarlıktı. Dere kenarında yıllanmış kavak ağaçlarının polenleri bir kış günü lapa lapa yağan kar havasındaydı. Ortalık havada uçuşan polenlerin beyazlıklarıyla kaplanmıştı. Rüzgâr serin ve sakin eserken polenleri havada birbirine katıyordu. O kadar kalabalıkta inanılmaz bir sessizlik hâkimdi. Sadece bir iki bildik kuş sesi…

Sessizliği bozan “anne ne zaman yemek yiyeceğiz?” diye soran bir kız çocuğunun cılız sesiydi!.. Köy halkı için belki de bedava bir öğün yemek zamanıydı!..

Arkadaşım koluma girip beni kenara çekmişti. Kadındık, dinde yerimiz yoktu, musalla taşının önüne dizilmiş erkeklerin arkasına çekilmiştik. Ağlıyordum… Arkadaşımın yeşil örtünün altındaki tabutun içinde ne işi vardı? Kabullenemiyordum bu gidişi!..

Kalabalığı yaran beyaz cübbeli, başı takkeli, kafası tıraşlı, uzun sakallı, yerden bitme hoca sanki komedi filminde rol alan aktörü andırıyordu. Aslında o da bu oyunun bir parçasıydı! Alelacele elindeki megafonu yere bırakıp, cemaatin önüne geçip o büyülü sessizliği megafondan çıkan metalik sesiyle bozmuştu. “Merhumeyi nasıl bilirdiniz?” sorusunu, hiç bilmeyenler bile, “iyi bilirdik” diyerek cevaplamışlardı… Bildik bir kabullenişle… Hem de üç kere…

Kimse bilmiyordu, kimse onun nasıl biri olduğunu hiç bilmiyordu! O kırmızı ojeleriyle gitmek isterdi, yeşil örtüyü de üzerinden fırlatır atardı. Hoca efendiye, “saçmalayıp durma sen de, kes!” der, dalgasını geçerdi. O kocaman kahkahalarından birini savurarak… Toprağa konurken başlarını kapatanlara kızardı, “bırakın rüzgara saçlarınızı” derdi belki de… O tüyler ürperten duada ellerini havaya açan kalabalığın, anlamadan dinledikleri duanın sonucunda ellerini yüzlerine götürmelerini istemez, “el sallasanız yeter” derdi belki de…

Okunan kuran yerine alaysı, “patlat bir Freddie Mercury, hoca efendi” derdi… Hem de bağıra bağıra eşlik ederek…

13 HAZİRAN 2014, YENER BALTA